Lisa del Giocondo: Mona Lisa

“An zamansızdır. Zaman anın hareketi ile ortaya çıkar ve anlar zamanın bitiş noktalarıdır.”

Leonardo Da Vinci

Aklınıza hangi kadın gelir hem güzel hem gizemli hem kavuşulabilir hem de asla kavuşulamaz…Eşiniz mi, eski sevgiliniz mi, anneniz mi, kızınız mı?

Peki ya size “Mona Lisa” desek?

Mona Lisa’nın ünü, Leonardo’nun fantastik hayatı ve Tanrı vergisi dehasını sergilemesinden mi ileri geliyor yoksa tablonun kendini çok açık etmeyen, fenomen güzelliğinden mi?

Mona Lisa’nın ressamının dehası ayrı, içinde gizli mesajlar ve sırları taşıdığı teorileri ayrı, Mona Lisa’nın kim olduğunun belli olmaması ayrı derken tablo sanatsal mükemmeliğiyle beraber bu tür magazinsel konularla da ününe ün eklemiştir. Biz bu yazıda resim tekniğinin gizeminden bahsedeceğiz, elbette son sözü konu uzmanlarına ve sanat tarihçilerine bırakarak…Evet notlarımıza bir bakalım…

Mükemmelliğe övgü

Üzerinde çalışılan süre: Mona Lisa tablosuna Leonardo da Vinci 1503(4?) yılında başlamış olup, dört yıl sürmüştür. Tablo, Leonardo ile birlikte Floransa ve Milano’yu da dolaşmış ve üzerinde sürekli çalışılmıştır. Hatta, ressamın hayatının son döneminde dahi, Fransa’da ufak fırça darbeleri ile üzerine çalıştığı bilinmektedir. Da Vinci öldüğünde tablo hala atölyesinde, üzerinde çalışılmak üzere duruyordu. Bitmeyen bir mükemmelliği yakalama çabası…

Mona Lisa’nın kimliği: Ünlü biyografi yazarı ve sanat tarihçisi Vasari’nin kayıtlarına göre, Toskana’lı tüccar Francesco del Gioconda’nun karısı, Lisa di Gherardini’dir. Ancak hem sadizmin babası hem de erotik edebiyat yazarı olan Marquis de Sade ise Lisa’nın dişiliği ön plana çıkan hayali bir kişilik olduğunu savunurken, Freud da Sade’nin fikirlerine katılarak, Mona Lisa’nın mükemmel kadın figürüne bir gönderme olduğunu veya Da Vinci’nin annesi olduğunu söylemiştir. İşte bu muamma, tablonun gizemlerinden sadece biri…

Uygulama: Da Vinci, alışılmışın dışında uyguladığı astar ile bu eserin ölümsüz ve evrensel olmasına en baştan karar vermiş gibi… Leonardo, kavak ağacından bir ahşap üzerine o dönemde sıkça kullanılan ve ana maddesi alçı taşı olan astar malzemesi yerine, kurşu beyazından bir astar kullanmıştır. Yüksek Rönesans döneminde (1500-1550) Venedikli ustalar tarafından da kullanılmış olan Flaman tekniği (yağa çok ufak oranlarda pigmentin katılarak saydam veya yarı saydam katmanlar oluşturulması), özellikle yüz bölgesi başta olmak üzere, tensel bölgelerin ön planda olduğu çalışmalarda ışığı daha iyi yansıtıp derinlik, parlaklık ve hacim etkisinin pekiştirilebilmesini sağlamıştır. Leonardo da bu tekniği öyle narin fırça darbeleriyle uygulamıştır ki, ancak üst üst üste vurulan otuz ince katın ardından görünür hale gelmiştir. Bununla birlikte Leonardo, Mona Lisa çalışmasında “sfumato” tekniği kullanmıştır. Bu tekniğin en önemli özelliği, sert hatların olmamasıdır. Sfumato, İtalyanca’da duman anlamına gelen “fumo” kelimesinden gelmektedir ve sisli, dumanlı, buğulu anlamındadır. Yarı saydam yağlı boya katmanlarıyla oluşturulan yumuşak ve düzensiz fırça vuruşlarının oluşturduğu geçişler, deri yüzeyini daha canlı göstermek için kullanılmıştır .

Leonardo “Resim Üzerine İncelemeler”de, “sfumato” ile ilgili olarak; “ışık ve gölge, çizgi ve kenarları olmadan harmanlanmalıdır, duman gibi” diye yazmıştır.

Leonardo, optik tarihinde de önemli bir isimdir. Işığın nesneler üzerine düşme etkisini ve gölgelerin doğalarını incelemiş ve ışığın Lisa’nın yüzüne vurma biçimi ile ilgili şöyle bir analizde bulunmuştur:

“Bir portre çalışması yapacaksanız kapalı havada ya da akşam çökerken yapın. Akşam çökerken sokaklardaki erkeklerin ve kadınların yüzlerini dikkatle gözlemleyin; hava kapalıyken o yüzlerin nasıl bir yumuşaklık ve zarafet kazandığına dikkat edin”

Leonardo’nun optik alanındaki çalışmalarında, daha yoğun ışık altında gözbebeklerinin ne kadar çabuk küçüldüğüne dair bir inceleme de bulunmaktadır. Dikkatli bakıldığında Lisa’nın sağ göz bebeğinin biraz daha büyük olduğu farkedilmiştir. Ancak resimde ışık sağdan gelmektedir, haliyle bu bize, göz bebeğinin daha küçük olması gerektiğini söylüyor. Bu ufak oyunu oynarken Leonardo acaba neyi düşünüyordu? Ya da Leonardo’nun dehası altında bir şeyler keşfetme hevesine fazla mı kaptırdık kendimizi?

Lisa, nam-ı diğer Lisa del Giocondo’nun portresinin bir diğer önemli noktası ise kaşları! Evet yanlış okumadınız, kaşları. Vasari’nin kayıtlarına göre, Mona Lisa tablosunda Leonardo çok detaylı bir şekilde kaşları çalışmıştır ve hatta yine Vasari’nin anlatımına göre, “kılların derinin gözeneklerinden çıkış biçimine uygun olarak kavislendirip, yerine göre gür yerine göre seyrek resmettiği kaşlar daha doğal resmedilemezdi.” (Öndin, 2019:485) Ancak 1625 tarihli başka bir tablo tasviri yazısında şöyle bir ifade geçmektedir “diğer her açıdan güzel bir kadın olan bu hanımın neredeyse hiç kaşı yok” (Öndin, 2019:485) Bu konuyla ilgili çeşitli teoriler var elbette. Bunlardan biri, Leonardo’nun Mona Lisa’yı resmederken, aslında kaşlarını da yaptığı ancak yıllar içinde tablonun temizlenmesinden veya kimyasal reaksiyonlardan dolayı kaşların silindiği. Bir diğer varsayım ise, Vasari’nin aslında tabloyu hiçbir zaman görmediği veya gördüğü tablonun başka bir tablo olduğu yönünde. Ancak Vasari’nin tanımlamaları o kadar net ve coşkuludur ki, bu açıklama pek akla yatkın gelmemektedir.

Gözler ve tebessüm…

“Mona Lisa etkisi”…Tablonun karşısında durup da sağa sola hareket etseniz dahi, gözlerin sizi takip ediyormuş hissi…Usta bir ışık ve gölge oyunu…

“Mona Lisa Gülümsemesi”…Vasari’nin “ilahi” olarak tanımladığı bu gülümseme, bazen bize acıyı hissettirirken bazen de huzuru veriyor. Leonardo böyle bir gülümsemeyi yakalamak için, hangi kasların hangi sinirlerle nasıl bir şekilde hareket ettiğini kadavralar üzerinde araştırmıştır.

Mona Lisa, Lisa del Giocondo, Ginevra de’ Benci, Mon Salai…Adının ve gizemli gülüşün kime ait olduğu bir yerden sonra çok önemli değil…Yüzyıllar önce yaşamış, tanımadığımız bir kadın ile gözgöze gelmenin en gizemli ve gelmiş geçmiş en merak uyandırıcı halini hissettirdiği kesin…

Ve üzerinden yüzyıllar geçse de ne Leonardo’nun ne de Mona Lisa’nın gizine ulaşamayacağımızı bildiğimiz halde ona doğru koşmak istememiz , insanlığımızın en büyük maceralarından biri olacak…

Kaynaklar:

  1. Öndin, N. Rönesans Düşüncesi ve Resim Sanatı, İstanbul: Hayalperest Yayınevi, 2016.
  2. Topdemir, H.G. “Leonardo da Vinci’nin optik çalışmaları” Dört Öge, Yıl 1, Sayı 2, Ekim 2012, 37-50.
  3. Yaşar, N. “Yağlı boya resimleme yönteminin iki temel dalı: Flaman ve İtalyan resimleme yöntemleri“Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, Sayı 41, 123-134.
  4. Isaacson, W. Leonardo Da Vinci, Çev. Emre Özgü, İstanbul: Domingo, Bkz Yayıncılık, 2019.
  5. İspir, M. İ. (2021). “Mona Lisa Tablosu neden bu kadar ünlüdür?“, 12 Haziran 2021, Güncelleme 21 Kasım 2021, Erişim adresi https://www.matematiksel.org/mona-lisa-tablosu-neden-bu-kadar-unludur/
  6. Sfumato boyama tekniği nedir?“10 Şubat 2019, Erişim adresi https://www.greelane.com/tr/be%c5%9feri-bilimler/g%c3%b6rsel-sanatlar/sfumato-definition-in-art-182461/

Bir çocuk kitabından öğrenilecekler

Bir çocuk kitabından öğrenebileceğimiz çok şey var aslında. Bu kitaplardan biri Frank Tashlin tarafından yazılmış olan “Ayı olmayan ayı”… Her yaşa uygun, kütüphanelerde olası harika bir klasik…

Büyük bir ormanda yaşayan ayı, kış gelince mağarasına çekilir ve kış uykusuna yatar. Derken aylar geçer ve bahar gelir. Uyandığında, görür ki etrafında ne orman kalmıştır ne de ağaçlar! Ormanda çok büyük bir fabrika kurulmuştur. Etrafında neler olduğunu anlamaya çalışırken, bir adamla karşılaşır. Adam ona neden işinin başında olmadığını, işini kaytardığını sorar. Ayı şaşkın, kendisinin orada bir çalışan olmadığını, bir ayı olduğunu söyler. Adam güler ve ona inanmaz. Kızgın bir şekilde onun bir ayı olmadığını, tıraş olması gereken, kürk palto giymiş budala bir adam olduğunu söyler. Ayı adamı ikna etmeye çalışsa da nafile, genel müdüre götürülür. Ancak genel müdür de aynı şeyi söyler; sen tıraş olması gereken, kürk palto giymiş budala bir adamsın! Yardımcı Başkan Yardımcısının Yardımcısı, Yardımcı Başkan Yardımcısı, Başkan Yardımcısı ve hatta Başkan da ona inanmaz. Madem ayıydı, neden bir fabrikadaydı ki? Onun ya bir sirkte ya da bir hayvanat bahçesinde olması gerekirdi. Hatta götürüldüğü sirk ve hayvanat bahçesindeki ayılar da onun bir ayı olmadığını, eğer ayı olsaydı sirkte ya da hayvanat bahçesinde olması gerektiğini söylerler. Ayının kafası karışır ve eğer herkes böyle söylüyorsa, kendisi bir ayı değil de tıraş olması gereken budala bir adamdı, fabrikadaki işini yapmalıydı. Aylarca fabrikada çalıştı. Derken bir gün fabrika kapandı ve tüm işçiler evlerine döndüler. Ayı ne yapacağını şaşırmıştı, bildiği gidecek bir yeri yoktu. O kimdi? Yürürken gökyüzünde güneye doğru göç eden kuşları gördü. Sararan yapraklar ve göç eden kuşların kışın habercisi olduğunu biliyordu. Mağaraya çekilip uykuya dalmalıydı. Tam mağaraya varmıştı ki aklına geldi, o bir ayı değildi ki kış uykusuna yatsındı! O, tıraş olması gereken kürk palto giymiş budala bir adamdı! Kış geldi. Ayıcık soğuktan titrerken, bir ayı olmayı diledi. Soğuktan ve yağan kardan dolayı çok üşümüştü. Kendisine onun tıraş olması gereken, kürk palto giymiş budala bir adam olduğu o kadar çok söylenmişti ki, buna kendisi bile inanmıştı. Bu adamın böyle bir durumda ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Zavallıcık çok üzgündü. Kalkıp mağaraya doğru yürüdü ve içeri girdi. İçerisi sıcacıktı. Uzandı ve sıcağında etkisiyle kısa bir sürede güzel bir uykuya daldı….Tüm ayılar gibi…Ona çok fazla söylense de, o ne bir tıraş olması gereken kürk giymiş bir adamdı ne de dudala bir adamdı. O ayıydı. Bunu içinde hissederek, huzurla uykuya daldı.

Sonrasını bilemiyoruz. Acaba ayı bir daha benzer şeyler yaşamış mıdır ya da yaşayacak mıdır? Ancak sanıyoruz ki, bu deneyim, onun kim olduğu konusunda çok değerli deneyimdi!

Bu bir masal olsa da, masalların ana fikirlerinin gerçek hayattan esinlenildiğini düşünerek diyebiliriz ki, bizler de buna benzer durumlar yaşayabiliyoruz yaşamlarımızda.

İçine doğduğumuz aileyi, toplumu seçemiyoruz ve bu sosyal toplulukların algıları ve alışkanlıkları içinde, kuşaklar ve atalar tarafından bizlere bir takım “doğrular” öğretiliyor. Farkında olmadan öğrenmenin çaresizliğini yaşamayan çok azımız varızdır. İşte bu çerçeve içinde, bizlere öğretilen, bizim de büyürken gördüklerimiz dışında başka özelliklerimiz, yapılamaz denilenler dışında yapabileceklerimiz – en azından denemek için hevesli olduklarımız- olduğuna inan(a)mıyoruz. İnanmayı bırakın, başka özelliklerimiz var mıdır acaba diye düşünmüyoruz bile.

Oysa hiç dansçı olmayan bir aileden dansçı, hiç ressam çıkmayan bir aileden ressam, kadınları çok da özgür olamayan bir aileden kadın gezgin, çiftçi bir aileden mühendis çıkabilir. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Bugün hala benliklerini doğru yere kondurma sıkıntısı yaşayan birçok orta yaşlı diyebileceğimiz eşimiz dostumuz, aile ferdimiz ve hatta kendimizi görüyor, dinliyoruz. Sıkışmış hayatlar…

Çocuklarımıza büyürken ilk öğretmemiz gereken şeylerden biri, kuşkusuz varlıklarının ne kadar eşsiz ve özgür olduğudur. Şeçim onların seçimi ve hayat onların hayatıdır. İçlerinde sonsuz olasılıklar taşırlar, aynı bir tohum gibi. Bizden çok çok farklı bireyler olabilir, farklı seçimler yapabilirler. İhtimaller denizinde, kendi becerilerini ve yetkinliklerini görerek, deneyerek büyümeliler.

Birer ebeveyn olarak çocuklarımızın sağlıklı ve mutlu bireyler olduğunu görmeyi arzularken; onları kendi bildiğimiz, konforlu yollardan götürmek, ileride sandıgımız kadar mutlu ve sağlıklı hayatlara varmayabilir. İnsan, devamlı değişen ve daha da güzeli gelişen bir varlık. Bu önemli detayı görmezden gelmek hem kendimizi hem de sevdiklerimizi sahte bir huzur içinde yaş aldırırken, atalar boyu çözülmeyen farklı farklı birçok başka sıkıntıya da sebebiyet verebilir.

Hayat çok güzel olasılıklardan oluşan engin bir deniz…Yeter ki bu güzellikleri görmeye ve yaşamaya niyet edelim, potansiyelleri deneyimlemeye açık olalım. Önce kendimizden başlayarak elbet… Niyetlerimizle ördüğümüz yaşamımız, hem kendimiz hem de gelecek kuşaklarımız için mutluluk olsun, cıvıl cıvıl bir yaşam olsun.

Bu konuda aynı şeyleri düşündüğümüzü hissettiğim çok değerli ressam, filozof ve şair Khalil Gibran ile yazımı sonlandırmak isterim…Sevgilerimle…

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen “Hayat”ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Kafka iyimserliği (mi?)

  • Yazar: Gökçe Özer

“Pes ettiğimden değil, olmayacağını gözüme soka soka gösterdiğin için vazgeçtim.”

Milena’ya Mektuplar / Franz Kafka

Franz Kafka….

Her zamanki gibi, değeri kendisi hayattayken değil de hayattan ayrıldıktan sonra bilinen yazarlardan. 41 yaşındayken aramızdan ayrılan ve bu sebeple de, kendimce, çok da mutlu olduğunu düşündüğüm yazar. Sürekli olarak kendi dönüşümü üzerine düşünmüş ve bunu çok iyi analiz etmiştir.

Kafka okumak biraz karanlıktır, biraz dipsiz, biraz puslu…Ama yaşamdan kaçarken, kendimizi bulmak gibi olur sonra Kafka okumak ve hem toplumun hem de kendimizin çürümüş, yıpranmış tarafıyla karşılaşırız.

“Kafka gibi yaşamak” diye bir laf vardır; yaşamın içinde olmak istememek, sorular sormak ve -kendi deyimiyle- saçmalamak, hep bir depresyon vb. Ancak! Bu yazının yazarı da, tam da üst satırlarda yazan sebeplerden, “Kafka okumak kolay iş değildir” düşüncesini savunsa da, “mutluluk” kavramına yine Kafka’nın gri dünyasından ulaşılır diye de düşünüyor.

Bu yazıyı çok uzatmak niyetinde değilim, Kafka saatlerce konuşulabileceği gibi, girdabından kaçarak, bize söylemek istediğini anlayıp yolumuza devam da edebiliriz. Lakin ben kendisinin zaman zaman çok da umutlu bir insan olduğunu ve fakat umut etmekten yorulduğu anların fazlalığından, gerçek dışı unsurlara gömülüp kendisini dev bir böcek gibi hissettiğini düşünüyorum. Eğer gerçekten çok ama çok karanlık bir kafası olsa idi, fiziksel olarak birlikteliği olmayan Milena‘ya aşık olur muydu, sadece mektuplarla yetinir miydi? Tam iki yıl ve sadece iki görüşme…İlişkilerinin sonu her ne kadar hüsran da olsa, bu kadar büyük bir umutla yaşayan Kafka, gerçekten çok büyük bir insan, çok büyük bir hayalperest ve iyimser. Hatta umutlu bir zil zurna aşık!

Kafka’ya bir de bu açıdan hiç baktınız mı?

Kafka, iyimserliğini ve inancını şu sözleriyle de belli eder bize:

“Her şeye rağmen, mutsuzluktan ölünebiliyorsa, o zaman kesinlikle bu şekilde öleceğim.Ayrıca, ölüm döşeğindeki birisi, mutluluk sayesinde hayata tutunabiliyorsa o zaman ben de hayatta kalacağım.”

Bu tip insanlar kolay kolay yıkılmaz ve vazgeçmezler. Tam zamanlı iyimserlik mesaileri vardır onların. İyimser kalabilmelerinin tek yolu da griliklerden geçer. Griden geçerken bile vazgeçmez ve terketmezler. Yorulabilirler ama o analizci ve hayalperestlik karmaşasındaki melankolik dünyaları onları her daim ayakta tutar ve ölseler de, yollarına devam ederler.

İşte aynen bu sebeplerden dolayı Kafka’yı severiz. Çevremizde var mutlaka bu insanlardan, çok karanlık ve umutsuz gibi duran. Asıl umut onlarda gibi çok büyük bir iddiada bulunmayacağım ancak bu dünyayı bu zihinler yakacak, buna da eminim!

Dans ettiren evrensel yasa: Esneklik Yasası

  • Yazar: Gökçe Özer

“Mutluluk bir entropidir. Mutluluk arttığı zaman mutsuzluk kendiliğinden azalır.”

Varoluş ne zaman, ne şekilde başlamıştır bilemiyoruz ama aklımızın sınırlarında kalarak diyebiliriz ki, varoluşun ilk milisaniyesinden itibaren bir devinim ve değişim hep işlemekteydi. Bu devinimin bir planı, bir düzeni yoktu, hiç de olmadı. Ancak bu büyük devinim bilim tarafından yakından incelendiğinde, kaosun da kendi içinde bir düzene, matematiğe sahip olduğu, karmaşık da olsa değişimin anlamlı ipuçlarına sahip olduğu ortaya kondu. Yani evrenin işleyişinin birden fazla yasası vardı ve bu yasalar, kaotik gibi görünen bir sistem ile bize devamlı bir entropiyi mutlak kılıyordu. Ama sanatsal bir dönüşle ve rastlantısallıktaki gizem ile…

Her ne kadar Newton, deterministik bir yaklaşımla, geçmişteki hareketler tam olarak bilindiğinde gelecekteki durumların hesaplanabileceğini söylese de, bu durum kendi zıttı yani kaotik işleyiş olmadan varolamazdı. İşte bu rastlantısal düşün şöleni içindeki düzen, yine evrenin kendine has yasaları ile devam ediyor.

Yazar olarak, sınırlı aklımızla koca bir bilgi kutusunu açıp, onu anlamak derdine düştüm ve evrendeki ve yaşayıştaki sınırsızlığı bazı sınırlara bağlı kalarak açıklamak bana da mantıklı geldi…Dedim ya, akıl sınırlı….Ancak dünyaya gelmiş birçok öğretmen ve bilge kişi de doğal dünyayı bir takım prensiplere bağlı kalarak anlatmışlardır.

Aslında varlığımıza etki eden tüm parazitlerden uzak olduğumuzda, en derin hislerimiz ve sezgiselliğimiz vasıtasıyla zaten bu yasaları biliyoruz. İçimizdeki bilgiyi -ego veya zihin karmaşasına sokmadan, yargısız ve saf- dinlediğimizde ve ona güvendiğimizde, hayatın içinde – zaman zaman bazı zorluklarla karşılaşsak dahi- bu akışa direnmeden ve dans ederek ilerliyor oluyoruz. “Zorluk” kelimesini anlamlandırmamız ise, zihinselliğimizle anlamından çıkıyor ve bize “öğrenmek için fırsat” anlamını kazandırıyor. Ne güzel değil mi!

Bu niyetle, o zaman ilk yasamız “Esneklik Yasası” ile başlayalım.

“Direndiğimiz şey, kalıcı olur”

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, insan zihni sınırlı. Bu sınırlı bilgi ile, yıllarca aklımızla anlamadıktan/bilmedikten, gözümüzle görmedikte sonra, güven(e)memeyi öğrendik. Oysa ki engin kapılar, farkındalık ile görünenin ötesini de görebilmemizle ve hatta en acı olayları dahi kucaklamakla açılıyor.

Esneklik Yasası, bize “an”da kalmayı ve “an”ı yaşamayı, onunla coşmayı ve pragmatik bir şekilde kabullenmeyi anlatıyor. Kabullenmek dediğimiz şey, elbette ki haksızlıklara veya zorbalıklara boyun eğmek değil ancak kurban rolünden çıkarak, hayatı ve yaşantımızı kucaklamak, farkındalığımızı genişletmek ve mutluluk verecek bir şekilde dönüştürebilmektir. Aynı bir poşetin rüzgarda salınması gibi…

Esneklik Yasası’nı doğru anladığımızda, olaylara karşı direnmek yerine, o olaydan çıkarabileceğimiz öğretilere odaklanır ve en yüksek hayrımıza göre akışa katılırız. Böylece frenkansımızı da yükseltir ve hangi seviyede kendimizi açmışsak, hayatımıza o seviyede an’lar çekmeye de başlarız. Nedensizmiş görünen mutuluklar akın etmeye başlar hayatımıza…

Esneklik, bize yaşam keyfi ve huzuru getirir. Bizler, sınavları geçmek için burada değiliz, tam tersine deneyimlemek ve bu deneyimleri kucaklayarak, tamamlanmak için buradayız. Eğer yaşama dair her şeyi biz seçiyorsak; neden bugün, şu an, hemen an’ı yaşamayı seçmeyelim ki! Biz esnedikçe, fonda hoş bir müzikle dans ettikçe, evren karşımıza dans edeceğimiz daha da güzel anlar ve müzikler çıkaracak…

Bana mutluluğun dansını yapabilir misin?

Bachata dansı, bence, ritme göre yumuşak ve kıvrak hareketlerle müziğin ve yaşamın içinde kıvrılabileceğiniz bir dans türüdür. Hadi! Yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile hayatımıza girenlere ve çıkanlarla birer selam çakıp, dans edelim!

Müzik ruhu besler, peki ya beyni?

  • Yazar: Gökçe Özer

“Müzik, söylenmeyen ve hakkında sessiz kalması imkansız olan şeyleri ifade eder.”

Victor Hugo

“Müziği bir daha asla aynı şekilde dinlemeyeceksiniz.” mottosuyla yayınlanan “Müzik Etkisindeki Beyin” kitabının yazarı, Daniel J. Levitin, sanırım kitabı okuyanlar arasında amacına ulaşmıştır. Ancak bu kitabın hazırlanmasıyla ilgili olarak da, en büyük endişesinin “Ya müziği artık ondan keyif alamayacak kadar iyi bilirsem?” olduğunu belirtmiş, böylece müziğin anlamı ile müzikten alınan keyif üzerine yapılan araştırmaları paylaşıp, incelemesini müziğin bilimsel yönü ile sınırlı tutmuştur.

Kendi hayatında müziği eksik etmeyen ve müziğe tutkuyla bağlı olan Levitin kitabında, müziğin neden vazgeçilemez bir şey olduğunu, nereden geldiğini, ne olduğunu ve beynimiz ile nesnel dünyanın iletişiminde nasıl bir rolü olduğunu incelemiş.

Bu yazımda sizlerle, bu değerli çalışmadan bazı önemli başlıkları kısaca paylaşacağım. Daha detaylı bir okuma için kitabın kendisini kesinlikle tavsiye ederim. İlgilenenler için künye yazı sonunda verilecektir.

Müzik, aynı resim gibi insanın yaratıcı tarafını ortaya çıkarıp, iç sesini çeşitli sembollerle dışarıya duyurmak istemesidir.

Toronto Üniversitesi’nde müzik bilişselliği üzerine çalışan ve aynı zamanda besteci de olan William Forde Thompson, sanatçıların ve bilim insanlarının çalışmalarının benzer gelişme süreçlerinden geçtiği söylüyor ve “Sanatçıların stüdyoları ile bilim insanlarının laboratuvarları da benzerlikler taşır.” diye ekliyor. Çalışmalarının sonuçlarının yoruma açık olması da hem bilim insanlarının hem de sanatçıların başka bir ortak noktası. Sanat veya bilim ile aktarılmak istenen, devamlı devinimli bir yaşamda insanlara dokunabilecek evrensel hakikattir ve bu hakikatin yine hem bilim hem de sanat tarafından her an değişebileceği de kabul edilmiştir.

Müzik, insanın olduğu her yer ve her daim olmuştur. İnsan aktivitelerini tamamlayıcı bir unsur olarak da konumlanmış ve var olan veya var olmuş hiçbir kültür müziksiz olmamıştır. İnsanlar bir araya hangi sebepten gelirlerse gelsinler, mutlaka müzik kendilerine eşlik etmiştir. Bu durum, ister düğün ister cenaze, isterseniz spor aktivitesi olsun, mutlaka günlük yaşamın bir parçasıdır. Hatta daha da ileri gidersek, müzik yapmak, tarih boyunca dünyanın pek çok yerinde, yürümek, nefes almak, yemek yemek kadar doğal bir faaliyettir. Bazı kültürlerde, şarkı söylememenin, insanın bacakları olmasına rağmen yürüyememesi veya dans edememesi gibi görülmektedir.

Beyinlerimiz nesnel dünya ile birlikte evrilmiş, her daim değişken koşullarla birlikte dönüşmüştür. Karşılaştığımız problemleri belli şekillerde çözmek için kullandıgımız eğilimlerimiz, düşünce kalıplarımız, duyu sistemlerimizin gelişimi hep evrimsel sürecin sonuçlarıdır. Bu gelişme ve değişim içinde, temel bir insan kabiliyeti olan “soru sormak”, evrimle de ilgili soru sormak demektir.

Peki, acaba insan evrilir ve hızla hem değişip hem de gelişirken, müzik bu değişime ne şekilde bir katkıda bulunmuştur?

Müzik, sağ ve sol beyni kapsayacak şekilde, tüm beyne etki etmektedir ve bu, çeşitli laboratuvar çalışmaları ile de kanıtlanmıştır. Kitapta da belirtildiği gibi, beyni hasar görmüş insanlarla yapılan çalışmalarda, gazete okuma yetisini kaybeden veya ceketinin düğmelerini ilikleyebilecek motor koordinasyona artık sahip olmayan ancak hala nota okuyabilen, piyano çalan insanlar olduğu görülmüştür. Levitin bu durumu, “Müzik dinlemek, yapmak ve yazmak, beynimizin şu ana kadar keşfedilmiş bütün alanlarını harekete geçirdiği gibi neredeyse sinirsel alt sistemin tamamını da etkiler” şeklinde açıklamıştır.

“Katolik kilisesi polifoni içeren müzikleri yasaklamıştı çünkü insanların Tanrı’nın birliğinden şüphe edeceğinden korkuyordu.”

Ana rahminde, amniyotik sıvı içinde dahi bir cenin, eğer yirmi haftasını doldurmuşssa, işitme sistemini tam olarak kullanabilmektedir. Çeşitli deneyler gösteriyor ki, anne karnındayken düzenli olarak (örneğin) The Beatles dinletilen bir bebek; aynı şarkı veya tarz ve tempo açısından benzer olan başka bir şarkı dinletildiğinde tepki veriyor. Lamont’un bu deneyi bize, hafızanın daha doğmadan önce kayda almaya başladığını ve doğum öncesi ve yeni doğmuş beynin anı depolayabildiğini kanıtlıyor. Bu bilgiye göre şunu söylemek mümkün, anne karnında duyulan müzik belki müzik zevkimizi belirlemez ancak etkiler.

Bu arada ufak bir not; Lamont’un bu araştırmasında- tüm şartlar eşit oldugunda- bebeklerin, yüksek tempolu olan müziği ağır olana tercih ettikleri sonucu da çıkmış.

Müzisyenlerin beyinlerinde yapılan araştırmalar da, bu becerinin edinilmesi sonrasında beyinciklerinde mikroyapısal değişiklikler olduğunu ve daha büyük olduğunu, daha da yoğun gri maddeye sahip olduklarını ortaya çıkmıştır. Beyaz madde veri iletiminden sorumlu iken, gri maddenin görevi veri işlemedir. Yani çok daha hızlı bir şekilde bilgileri birbirine bağlayarak sonuca varma yetisi kazanmaktan bahsediyoruz.

Levitin kitabında, müziğin özellikle ergenlik döneminde değiştiğini ve hatta bu dönemin bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor. Levitin, on, on bir yaş civarının müziğe ilginin arttığı yaşlar olduğunu belirtirken, on dört yaşın ayrı bir yeri olduğunun da altını çiziyor. Yaşlı ve alzaymır hastası olan insanlarda hafızanın giderek zayıfladığını biliyoruz. Ancak bu insanlar on dört yaşında öğrendikleri bir şarkıyı gayet iyi hatırlıyorlar. Peki neden on dört yaş? Çünkü o yaşlar, kendini keşfetme dönemi olmakla birlikte, birçok duygu ile yüklü olmasıdır. Ve beynimiz, bir bilgiyi duygusal bir bileşenle birleştirdiginde kolay kolay onu unutmuyor.

“Sanatın gücü bizi birbirimize bağlaması ve hayatta olmanın, insan olmanın ne anlama geldiğine dair daha büyük gerçekliklerle ilişkiye geçirmesidir.” demiş Neil Young. Kendi kültürümüzden de birçok değerli örnek verebileceğimiz gibi, müzik ile iletişim kurabiliyor ve hatta birbirimizi anlayabiliyoruz. Bu, müziğin aklınıza bile gelmeyecek kişiler ve durumlarda bağlayıcılığını gösteriyor bize.

Bununla beraber, insanın evrimleşme yolculuğunda ses ve müzik, ona hep avantajlı bir durum sağlamış ve bugünün beyin yapısına kavuşmasında etkin rol oynamıştır.

Müziğin, insanın ana rahminde gelişmeye başladığı insan olma yolculuğunda hem fiziksel hem de psikolojik olarak ne kadar güçlü bir şekilde etkilediğini tüm bilimsel açıklamalarıyla bizlerle paylaşan Levitin’e kendi adıma teşekkürü bir borç bilirim.

Kendimizi melodi ve ritme kaptırıp, beynimizin ve ruhumuzun özgür ve dingin bir şekilde dans ettiğini izleyelim. Bol müzikli günler…

Kaynak künye:

Levitin, Daniel J., Müziğin etkisindeki beyin, Çev. A. S. Çulhaoğlu, İstanbul, Pegasus Yayınları, 2006, 350 s.