Kafka iyimserliği (mi?)

  • Yazar: Gökçe Özer

“Pes ettiğimden değil, olmayacağını gözüme soka soka gösterdiğin için vazgeçtim.”

Milena’ya Mektuplar / Franz Kafka

Franz Kafka….

Her zamanki gibi, değeri kendisi hayattayken değil de hayattan ayrıldıktan sonra bilinen yazarlardan. 41 yaşındayken aramızdan ayrılan ve bu sebeple de, kendimce, çok da mutlu olduğunu düşündüğüm yazar. Sürekli olarak kendi dönüşümü üzerine düşünmüş ve bunu çok iyi analiz etmiştir.

Kafka okumak biraz karanlıktır, biraz dipsiz, biraz puslu…Ama yaşamdan kaçarken, kendimizi bulmak gibi olur sonra Kafka okumak ve hem toplumun hem de kendimizin çürümüş, yıpranmış tarafıyla karşılaşırız.

“Kafka gibi yaşamak” diye bir laf vardır; yaşamın içinde olmak istememek, sorular sormak ve -kendi deyimiyle- saçmalamak, hep bir depresyon vb. Ancak! Bu yazının yazarı da, tam da üst satırlarda yazan sebeplerden, “Kafka okumak kolay iş değildir” düşüncesini savunsa da, “mutluluk” kavramına yine Kafka’nın gri dünyasından ulaşılır diye de düşünüyor.

Bu yazıyı çok uzatmak niyetinde değilim, Kafka saatlerce konuşulabileceği gibi, girdabından kaçarak, bize söylemek istediğini anlayıp yolumuza devam da edebiliriz. Lakin ben kendisinin zaman zaman çok da umutlu bir insan olduğunu ve fakat umut etmekten yorulduğu anların fazlalığından, gerçek dışı unsurlara gömülüp kendisini dev bir böcek gibi hissettiğini düşünüyorum. Eğer gerçekten çok ama çok karanlık bir kafası olsa idi, fiziksel olarak birlikteliği olmayan Milena‘ya aşık olur muydu, sadece mektuplarla yetinir miydi? Tam iki yıl ve sadece iki görüşme…İlişkilerinin sonu her ne kadar hüsran da olsa, bu kadar büyük bir umutla yaşayan Kafka, gerçekten çok büyük bir insan, çok büyük bir hayalperest ve iyimser. Hatta umutlu bir zil zurna aşık!

Kafka’ya bir de bu açıdan hiç baktınız mı?

Kafka, iyimserliğini ve inancını şu sözleriyle de belli eder bize:

“Her şeye rağmen, mutsuzluktan ölünebiliyorsa, o zaman kesinlikle bu şekilde öleceğim.Ayrıca, ölüm döşeğindeki birisi, mutluluk sayesinde hayata tutunabiliyorsa o zaman ben de hayatta kalacağım.”

Bu tip insanlar kolay kolay yıkılmaz ve vazgeçmezler. Tam zamanlı iyimserlik mesaileri vardır onların. İyimser kalabilmelerinin tek yolu da griliklerden geçer. Griden geçerken bile vazgeçmez ve terketmezler. Yorulabilirler ama o analizci ve hayalperestlik karmaşasındaki melankolik dünyaları onları her daim ayakta tutar ve ölseler de, yollarına devam ederler.

İşte aynen bu sebeplerden dolayı Kafka’yı severiz. Çevremizde var mutlaka bu insanlardan, çok karanlık ve umutsuz gibi duran. Asıl umut onlarda gibi çok büyük bir iddiada bulunmayacağım ancak bu dünyayı bu zihinler yakacak, buna da eminim!

Dans ettiren evrensel yasa: Esneklik Yasası

  • Yazar: Gökçe Özer

“Mutluluk bir entropidir. Mutluluk arttığı zaman mutsuzluk kendiliğinden azalır.”

Nevzat Tarhan

Varoluş ne zaman, ne şekilde başlamıştır bilemiyoruz ama aklımızın sınırlarında kalarak diyebiliriz ki, varoluşun ilk milisaniyesinden itibaren bir devinim ve değişim hep işlemekteydi. Bu devinimin bir planı, bir düzeni yoktu, hiç de olmadı. Ancak bu büyük devinim bilim tarafından yakından incelendiğinde, kaosun da kendi içinde bir düzene, matematiğe sahip olduğu, karmaşık da olsa değişimin anlamlı ipuçlarına sahip olduğu ortaya kondu. Yani evrenin işleyişinin birden fazla yasası vardı ve bu yasalar, kaotik gibi görünen bir sistem ile bize devamlı bir entropiyi mutlak kılıyordu. Ama sanatsal bir dönüşle ve rastlantısallıktaki gizem ile…

Her ne kadar Newton, deterministik bir yaklaşımla, geçmişteki hareketler tam olarak bilindiğinde gelecekteki durumların hesaplanabileceğini söylese de, bu durum kendi zıttı yani kaotik işleyiş olmadan varolamazdı. İşte bu rastlantısal düşün şöleni içindeki düzen, yine evrenin kendine has yasaları ile devam ediyor.

Yazar olarak, sınırlı aklımızla koca bir bilgi kutusunu açıp, onu anlamak derdine düştüm ve evrendeki ve yaşayıştaki sınırsızlığı bazı sınırlara bağlı kalarak açıklamak bana da mantıklı geldi…Dedim ya, akıl sınırlı….Ancak dünyaya gelmiş birçok öğretmen ve bilge kişi de doğal dünyayı bir takım prensiplere bağlı kalarak anlatmışlardır.

Aslında varlığımıza etki eden tüm parazitlerden uzak olduğumuzda, en derin hislerimiz ve sezgiselliğimiz vasıtasıyla zaten bu yasaları biliyoruz. İçimizdeki bilgiyi -ego veya zihin karmaşasına sokmadan, yargısız ve saf- dinlediğimizde ve ona güvendiğimizde, hayatın içinde – zaman zaman bazı zorluklarla karşılaşsak dahi- bu akışa direnmeden ve dans ederek ilerliyor oluyoruz. “Zorluk” kelimesini anlamlandırmamız ise, zihinselliğimizle anlamından çıkıyor ve bize “öğrenmek için fırsat” anlamını kazandırıyor. Ne güzel değil mi!

Bu niyetle, o zaman ilk yasamız “Esneklik Yasası” ile başlayalım.

“Direndiğimiz şey, kalıcı olur”

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, insan zihni sınırlı. Bu sınırlı bilgi ile, yıllarca aklımızla anlamadıktan/bilmedikten, gözümüzle görmedikte sonra, güven(e)memeyi öğrendik. Oysa ki engin kapılar, farkındalık ile görünenin ötesini de görebilmemizle ve hatta en acı olayları dahi kucaklamakla açılıyor.

Esneklik Yasası, bize “an”da kalmayı ve “an”ı yaşamayı, onunla coşmayı ve pragmatik bir şekilde kabullenmeyi anlatıyor. Kabullenmek dediğimiz şey, elbette ki haksızlıklara veya zorbalıklara boyun eğmek değil ancak kurban rolünden çıkarak, hayatı ve yaşantımızı kucaklamak, farkındalığımızı genişletmek ve mutluluk verecek bir şekilde dönüştürebilmektir. Aynı bir poşetin rüzgarda salınması gibi…

Esneklik Yasası’nı doğru anladığımızda, olaylara karşı direnmek yerine, o olaydan çıkarabileceğimiz öğretilere odaklanır ve en yüksek hayrımıza göre akışa katılırız. Böylece frenkansımızı da yükseltir ve hangi seviyede kendimizi açmışsak, hayatımıza o seviyede an’lar çekmeye de başlarız. Nedensizmiş görünen mutuluklar akın etmeye başlar hayatımıza…

Esneklik, bize yaşam keyfi ve huzuru getirir. Bizler, sınavları geçmek için burada değiliz, tam tersine deneyimlemek ve bu deneyimleri kucaklayarak, tamamlanmak için buradayız. Eğer yaşama dair her şeyi biz seçiyorsak; neden bugün, şu an, hemen an’ı yaşamayı seçmeyelim ki! Biz esnedikçe, fonda hoş bir müzikle dans ettikçe, evren karşımıza dans edeceğimiz daha da güzel anlar ve müzikler çıkaracak…

Bana mutluluğun dansını yapabilir misin?

Bachata dansı, bence, ritme göre yumuşak ve kıvrak hareketlerle müziğin ve yaşamın içinde kıvrılabileceğiniz bir dans türüdür. Hadi! Yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile hayatımıza girenlere ve çıkanlarla birer selam çakıp, dans edelim!

Müzik ruhu besler, peki ya beyni?

  • Yazar: Gökçe Özer

“Müzik, söylenmeyen ve hakkında sessiz kalması imkansız olan şeyleri ifade eder.”

Victor Hugo

“Müziği bir daha asla aynı şekilde dinlemeyeceksiniz.” mottosuyla yayınlanan “Müzik Etkisindeki Beyin” kitabının yazarı, Daniel J. Levitin, sanırım kitabı okuyanlar arasında amacına ulaşmıştır. Ancak bu kitabın hazırlanmasıyla ilgili olarak da, en büyük endişesinin “Ya müziği artık ondan keyif alamayacak kadar iyi bilirsem?” olduğunu belirtmiş, böylece müziğin anlamı ile müzikten alınan keyif üzerine yapılan araştırmaları paylaşıp, incelemesini müziğin bilimsel yönü ile sınırlı tutmuştur.

Kendi hayatında müziği eksik etmeyen ve müziğe tutkuyla bağlı olan Levitin kitabında, müziğin neden vazgeçilemez bir şey olduğunu, nereden geldiğini, ne olduğunu ve beynimiz ile nesnel dünyanın iletişiminde nasıl bir rolü olduğunu incelemiş.

Bu yazımda sizlerle, bu değerli çalışmadan bazı önemli başlıkları kısaca paylaşacağım. Daha detaylı bir okuma için kitabın kendisini kesinlikle tavsiye ederim. İlgilenenler için künye yazı sonunda verilecektir.

Müzik, aynı resim gibi insanın yaratıcı tarafını ortaya çıkarıp, iç sesini çeşitli sembollerle dışarıya duyurmak istemesidir.

Toronto Üniversitesi’nde müzik bilişselliği üzerine çalışan ve aynı zamanda besteci de olan William Forde Thompson, sanatçıların ve bilim insanlarının çalışmalarının benzer gelişme süreçlerinden geçtiği söylüyor ve “Sanatçıların stüdyoları ile bilim insanlarının laboratuvarları da benzerlikler taşır.” diye ekliyor. Çalışmalarının sonuçlarının yoruma açık olması da hem bilim insanlarının hem de sanatçıların başka bir ortak noktası. Sanat veya bilim ile aktarılmak istenen, devamlı devinimli bir yaşamda insanlara dokunabilecek evrensel hakikattir ve bu hakikatin yine hem bilim hem de sanat tarafından her an değişebileceği de kabul edilmiştir.

Müzik, insanın olduğu her yer ve her daim olmuştur. İnsan aktivitelerini tamamlayıcı bir unsur olarak da konumlanmış ve var olan veya var olmuş hiçbir kültür müziksiz olmamıştır. İnsanlar bir araya hangi sebepten gelirlerse gelsinler, mutlaka müzik kendilerine eşlik etmiştir. Bu durum, ister düğün ister cenaze, isterseniz spor aktivitesi olsun, mutlaka günlük yaşamın bir parçasıdır. Hatta daha da ileri gidersek, müzik yapmak, tarih boyunca dünyanın pek çok yerinde, yürümek, nefes almak, yemek yemek kadar doğal bir faaliyettir. Bazı kültürlerde, şarkı söylememenin, insanın bacakları olmasına rağmen yürüyememesi veya dans edememesi gibi görülmektedir.

Beyinlerimiz nesnel dünya ile birlikte evrilmiş, her daim değişken koşullarla birlikte dönüşmüştür. Karşılaştığımız problemleri belli şekillerde çözmek için kullandıgımız eğilimlerimiz, düşünce kalıplarımız, duyu sistemlerimizin gelişimi hep evrimsel sürecin sonuçlarıdır. Bu gelişme ve değişim içinde, temel bir insan kabiliyeti olan “soru sormak”, evrimle de ilgili soru sormak demektir.

Peki, acaba insan evrilir ve hızla hem değişip hem de gelişirken, müzik bu değişime ne şekilde bir katkıda bulunmuştur?

Müzik, sağ ve sol beyni kapsayacak şekilde, tüm beyne etki etmektedir ve bu, çeşitli laboratuvar çalışmaları ile de kanıtlanmıştır. Kitapta da belirtildiği gibi, beyni hasar görmüş insanlarla yapılan çalışmalarda, gazete okuma yetisini kaybeden veya ceketinin düğmelerini ilikleyebilecek motor koordinasyona artık sahip olmayan ancak hala nota okuyabilen, piyano çalan insanlar olduğu görülmüştür. Levitin bu durumu, “Müzik dinlemek, yapmak ve yazmak, beynimizin şu ana kadar keşfedilmiş bütün alanlarını harekete geçirdiği gibi neredeyse sinirsel alt sistemin tamamını da etkiler” şeklinde açıklamıştır.

“Katolik kilisesi polifoni içeren müzikleri yasaklamıştı çünkü insanların Tanrı’nın birliğinden şüphe edeceğinden korkuyordu.”

Ana rahminde, amniyotik sıvı içinde dahi bir cenin, eğer yirmi haftasını doldurmuşssa, işitme sistemini tam olarak kullanabilmektedir. Çeşitli deneyler gösteriyor ki, anne karnındayken düzenli olarak (örneğin) The Beatles dinletilen bir bebek; aynı şarkı veya tarz ve tempo açısından benzer olan başka bir şarkı dinletildiğinde tepki veriyor. Lamont’un bu deneyi bize, hafızanın daha doğmadan önce kayda almaya başladığını ve doğum öncesi ve yeni doğmuş beynin anı depolayabildiğini kanıtlıyor. Bu bilgiye göre şunu söylemek mümkün, anne karnında duyulan müzik belki müzik zevkimizi belirlemez ancak etkiler.

Bu arada ufak bir not; Lamont’un bu araştırmasında- tüm şartlar eşit oldugunda- bebeklerin, yüksek tempolu olan müziği ağır olana tercih ettikleri sonucu da çıkmış.

Müzisyenlerin beyinlerinde yapılan araştırmalar da, bu becerinin edinilmesi sonrasında beyinciklerinde mikroyapısal değişiklikler olduğunu ve daha büyük olduğunu, daha da yoğun gri maddeye sahip olduklarını ortaya çıkmıştır. Beyaz madde veri iletiminden sorumlu iken, gri maddenin görevi veri işlemedir. Yani çok daha hızlı bir şekilde bilgileri birbirine bağlayarak sonuca varma yetisi kazanmaktan bahsediyoruz.

Levitin kitabında, müziğin özellikle ergenlik döneminde değiştiğini ve hatta bu dönemin bir dönüm noktası olduğunu belirtiyor. Levitin, on, on bir yaş civarının müziğe ilginin arttığı yaşlar olduğunu belirtirken, on dört yaşın ayrı bir yeri olduğunun da altını çiziyor. Yaşlı ve alzaymır hastası olan insanlarda hafızanın giderek zayıfladığını biliyoruz. Ancak bu insanlar on dört yaşında öğrendikleri bir şarkıyı gayet iyi hatırlıyorlar. Peki neden on dört yaş? Çünkü o yaşlar, kendini keşfetme dönemi olmakla birlikte, birçok duygu ile yüklü olmasıdır. Ve beynimiz, bir bilgiyi duygusal bir bileşenle birleştirdiginde kolay kolay onu unutmuyor.

“Sanatın gücü bizi birbirimize bağlaması ve hayatta olmanın, insan olmanın ne anlama geldiğine dair daha büyük gerçekliklerle ilişkiye geçirmesidir.” demiş Neil Young. Kendi kültürümüzden de birçok değerli örnek verebileceğimiz gibi, müzik ile iletişim kurabiliyor ve hatta birbirimizi anlayabiliyoruz. Bu, müziğin aklınıza bile gelmeyecek kişiler ve durumlarda bağlayıcılığını gösteriyor bize.

Bununla beraber, insanın evrimleşme yolculuğunda ses ve müzik, ona hep avantajlı bir durum sağlamış ve bugünün beyin yapısına kavuşmasında etkin rol oynamıştır.

Müziğin, insanın ana rahminde gelişmeye başladığı insan olma yolculuğunda hem fiziksel hem de psikolojik olarak ne kadar güçlü bir şekilde etkilediğini tüm bilimsel açıklamalarıyla bizlerle paylaşan Levitin’e kendi adıma teşekkürü bir borç bilirim.

Kendimizi melodi ve ritme kaptırıp, beynimizin ve ruhumuzun özgür ve dingin bir şekilde dans ettiğini izleyelim. Bol müzikli günler…

Kaynak künye:

Levitin, Daniel J., Müziğin etkisindeki beyin, Çev. A. S. Çulhaoğlu, İstanbul, Pegasus Yayınları, 2006, 350 s.